Etkinlikler

Masumiyete övgü

Masumiyete övgü

Efnan Atmaca – Son söylenmesi gerekeni baştan söyleyeyim: Can Gürses’le henüz tanışmadıysanız hemen harekete geçin. Yok, zaten kalemine vakıfsanız bir müjdem var, yeni kitabı çıktı. Masumiyetin yüceltildiği kahramanlara hakkını veren Gürses bu kez “Bir Ömrün Takvimi”ni çıkarıyor yeni romanında. Hepimizin hayallerini süsleyen bir dünya yaratıyor yazar. O harika ülkenin sakinleri sınırlarından dışarı çıktığında yaşananları nasıl görüyor, “koca, yaşlı, şişko” gezegeninin başına gelenleri nasıl anlatıyor şahit oluyoruz romanın sayfalarında. Lafı fazla uzatmadan sözü yazara veriyorum çünkü her cümlesi onu daha iyi tanımamızı sağlıyor.

Önce Görünmez Ada ile başlayalım. Hepimizin hayalini süsleyen bir ülkenin aslında var olduğunu söylüyorsunuz. Gerçekten bir yerlerde eşitliğin, kardeşliğin, adaletin olduğu ve sevginin hep üstün geldiği böyle bir ülke olduğunu düşünüyor musunuz?

Hayalimizde var olabilen her şeyin gerçekte de var olabileceğine inanıyorum. Hayalimizin harikalarıyla karşılaşınca hayalimizi gerçekleştirmek için arzu duyalım, can atalım, harekete geçelim ve ait hissedeceğimiz o dünyayı kurup, layık olduğumuz hayatı yaşayalım diye kaleme kâğıda davranıp, hayalimizi anlattım. Böylece kalbimizin dilinde bir roman yazmış bulundum.

Görünmez Adalıların en büyük endişesi dünyanın geri kalanının onların varlığını keşfetmesi. Ama siz onları görünür kıldınız. Endişeleri gerçek oldu. Şimdi ne olacak onlara dersiniz?

Ben onları görünür kılmadım; yalnızca onların efsanesini anlattım. Bu yüzden görünmezlikleri sürüyor. Hem, onların görünmezlik pelerini olan epik kelebeklerin kanatlarına sözcük dahi işlemez!

Hani deriz ya ilk taşı günahsız olan atsın diye, belki de bu kitapla dünyanın yaklaşık bir asrını gerçekten masum birinin gözünden izliyoruz. Savaşları, yokluğu, yoksunluğu… Sizi bu kurguya yönlendiren neydi?

Tüm romanlarımda “En Güzel Günlerini Demek Bensiz Yaşadın”da, “Kırık Beyaz”da, “Ölüyordum, Geçerken Uğradım”da masumiyeti dünya tarafından sınanan kahramanlarım başı çekiyor. Onları anlatarak, bu dünyada saf ve temiz kalarak yaşama çabasını ve bu çabanın insan ruhundaki etkilerini göstermeyi arzu ediyorum. Bir nevi masumiyetin direniş portrelerini sunuyorum. Nafiz gibi Kuzgun gibi kahramanlarım direnişini dünyayı reddederek, kendi içine kapanarak, “kaybeden” ruhuyla sürdürürken, Edibe, Haziran, Hicaz, Bahtiyar, Zambak, Mahur, Mimoza gibilerse yaşamda ve mutlulukta direnerek masumiyetlerini savunuyor ve korumaya adanıyorlar. Mimo fotoğraflarını; mutluluğu, umudu, iyiliği, güzelliği hatırlamak ve ebedileştirmek amacıyla çektiği için 2. Dünya Savaşı’nda Leningrad Kuşatması’nda içinde umut barındırmayan hiçbir fotoğraf çekmiyor. Mutlulukta direten önceki romanlarımın kahramanları bu direnişi hüzünle sürdürürken, Mimo mutlulukta en neşeyle direnen kahramanım oldu. Zira roman mutluluğun, tüm duyguları birden yaşama ustalığı olduğuna varıyor. Hâl böyleyken, mutluluk hızla içindeki renklere, kedere, acıya, hüzne dönüşebiliyor. Oysa Mimo, mutluluğu daima çocukça bir gülümseme ile kucaklıyor ve yaşama üslubu belliyor. Edebiyat, kaybedenleri anlatmayı sever. Çünkü kaybedenlerin hikâyesi daha edebi, daha cazibelidir. Daha edebidir çünkü karanlığın dilindedir, daha cazibelidir çünkü tanıdıklığı özdeşleşmemizi ve kendimizle buluşmamızı getirir. Ben, “Bir Ömrün Takvimi”nde neşeli bir inatla kaybetmeyen bir kadının hikâyesini anlatmak istedim. Kaybetmenin onca güzellemeyi hak ettiğine pek de inanmıyorum. Neredeyse küçümsenen, önemsenmeyen bir hâl alan mutluluğu yüceltmekten, çağırmaktan ve peşine düşürmekten yana kalbim.

Sosyal medyanın tavan yaptığı, insanların mutluluğu ‘like’lara bağladığı teşhircilik çağı diyebileceğimiz bir zamanda güzelliğini saklamaya çalışan bir yerden ve insanlardan dem vuruyorsunuz. Bir bugün eleştirisi mi?

Elbette. Görünmenin, varoluşun koşulu addedildiği çağımızda o muhteşem mucize, görmek de anlamını kaybediyor. Bakıp geçiyoruz birbirimize. Görmeye ne hacet! Görmek eşsiz bir emek; kendini göstermekse mahir bir incelik istiyor. Kendimizi özümüze en yakın şekilde göstersek bile, çoğunlukla bakanın bakışı, kırk yılda bir de görenin görüşü biz ediyor bizi. Görünmek değil görülmek candan ve kıymetli. Olduğumuz kadar, olduğumuz gibi görülmemiz öyle nadir bir sihir ki! Bir insanın ruhunu, kalbini, aklını görmek o insanı yalnızlığından kurtarıyor. Bu yüzden sosyal medyada görünmek, böylelikle bulunmak istiyoruz. Halbuki görülmeden bulunamayız. Görülmek, görmenin zarafetiyle mümkün. Zarafeti bir kaybettik mi buluştuğumuzu zannettiğimiz tüm insanlardan ayrı düşüyoruz. Gerçekten görüldüğümüzün tek kanıtı, var oluşumuzun haklı çıktığını hissetmemiz. İnsanın görülme isteğinin çekirdeğinde bu arzu saklı. Görünmez Ada, onu o yapan tılsımdan emin olduğu ve varlığı ona bağlı olduğu için, görünmemek, var oluşunu korumasının tek yolu. Bunu bir metafor sayıp, hayatımıza uyguladığımızda da doğrulanıyor esasında. Canımızı kutsayan tılsımı hep kendimize saklamaz mıyız? Sadece bizim görüp yaşayabileceğimiz bir şeydir çünkü o. Neşe ve şükranla onun tadını çıkarırız. Kendi gözümüzden bile korumaya çalışırız.

Kendi ömrünüzün ‘şimdilik’ takvimini çıkarsanız, bugünü nereye koyarsınız?

Hayatı, sevgiyi, iyiliği, aşkı, emeği, zamanı sil baştan tanımladığım, kendimi kendi ruhumdan yeniden doğurduğum bugünü, inatla çiçeğe duran bir ilkbahara koyardım.

‘Katışıksız bir eşitlik olmalı sevgimizde’

Romanda hem evrensel hem de kişisel olarak ütopik bir dünya sunuyorsunuz okura. Eşit yönetilen bir devletle eşit yürütülen aşk ilişkileri var… Ne dersiniz aslında ikisi birbirine paralel mi? Eşit sevsek, dünyayı da eşit bir yere devşirebilir miyiz ya da dünya adil yönetilse aşk da adil olur mu?

Nefis bir tespit! Tastamam öyle. Aşkın acıya dönüşmesinin temel nedeni eşitsizlik. Katışıksız bir eşitlik olmalı sevgimizde, her şeyimizle eş olmalıyız sevdiğimizle. İki kişinin birbirinin eksiğini tamamlayarak bir bütün olması aşk değildir. İki tam kişinin birleşmesidir aşk. Oysa biz hep eksik yanlarımızı bir başkasının sahip olduğu yetilerle tamamlamaya yahut yoksunluk çektiği şeyi ona kendi kişiliğimizden, huyumuzdan, özümüzden koparıp katmaya çalışıyoruz. Birbirine mecbur ve muhtaç olma hâli, kâh birinin kâh diğerinin birbirinden üstün olmasını getiriyor. Aynı şekilde birbirine sahip olma arzusu da eşitliği yıkıyor; zaman zaman biri zaman zaman diğeri bu sahipliği zarar verme hakkı olarak görmeye başlıyor. Tüm bu yaşama aykırı davranış biçimlerimizi dünyadan görüp ediniyoruz. Dünyanın işleyişi böyle olduğu için biz, bize ait olmayan bir doğayla davranıyoruz. Dünyanın buyurduğu insanlar olmak yerine kendi doğamızı keşfedip, onun buyurduğu insanlar olduğumuzda ve kendi doğamızda nefes alıp, gelişebilecek, özgürce çiçek açabilecek doğada bir insanla karşılaştığımızda, işte o zaman eşsiz bir eşlikle cıvıldaşıyoruz. O zaman dünyaya gelmenin, insan olmanın, canımızın sahiden hakkını veriyoruz.

ccbudak

Eylül 14th, 2022

No comments